Makaleler
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ
FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ
III. ULUSLARARASI KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYATBİLİMİ KONGRESİ
21. Yüzyılın Başında Edebiyatta Biz ve Öteki Sorunu
NURAN TURAN’IN UZAYI ULYA TOPKAPI SARAYINDA ADLI ESERİNDE ÖTEKİLEŞTİRME SORUNUNUN ELE ALINIŞ BİÇİMİ
Dr. Melike Günyüz, Çocuk Kitabı Editörü
- GİRİŞ
Nuran Turan’ın Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda adlı eseri Afrika’dan kaçırılıp köle pazarında satılan, yetenekleri keşfedilerek Topkapı Sarayı Enderun’a alınan ve eğitime tabi tutulan küçük bir Afrika prensi Ute’nin öyküsüdür aslında. Kitapta yer alan kahramanlardan saraydaki halayık Ferahnur Bacı ve Ute ten renkleri ve başka bir coğrafyanın insanları olmaları sebebiyle saray toplumuna göre “ötekiler”dir. Uzaydan Dünya’ya gözlem yapmak için gelen çocuk Ulya için de Dünyadaki insanlar “ötekiler”dir. Fakat Osmanlı toplumunun sosyal katmanları arasındaki geçiş sistemi, “öteki”nin kişiliği, yetenekleri ve ahlaki yapısı ile bu toplumda kendini benimsetebilmesine de izin vermektedir. Eserde bir yandan Ute’nin ailesinden uzakta yaşamak zorunda kaldığı bu yabancı kültüre ve ortama adapte olma süreci işlenirken bir yandan da ötekinin toplumda benimsenmesi, kabullenilmesi ve o sosyal grubun bir parçası olabilme macerası anlatılmaktadır. Kitapta yer alan başka bir anlatım ise uzaylının gözündeki öteki dünyalıların yaşama biçimleri, adetleri, davranış ve düşünüş şekilleri sergilenmekte ve bu da okuyucuya içsel bir bakış kazandırmaktadır. Bu bildiride bir çocuk kitabının günümüzün en büyük problemlerinden biri olan “Ötekileştirme”nin, sosyal psikolojinin konusu olan toplumsal kimlik kazanma bakış açısı ile değerlendirilmesine ve bu bağlamda tema eksenli çocuk kitaplarının önemine vurgu yapılacaktır.
- KİTABIN İŞLEVİ, YAZILI METNİN ÖNEMİ, FANTASTİK KURGU
Genelde edebiyatın, özelde ise çocuk edebiyatının işlevlerinden söz ederken vurgu yaptığımız noktalardan biri de kurgusal metinlerin, çocuklara sunduğu farklı yaşam modellemeleri ile onları hayata hazırlamak ve hayal dünyasını genişletmek olduğudur. Edebiyat kuramlarının yazar ve eseri ekseninde süregelen tartışmalarına değinmeksizin özellikle vurgulamak istediğimiz nokta, gerek estetik gelişim gerekse eğitim işlevi açısından çocuk edebiyatının gittikçe önem kazanan bir noktada oluşu ve birçok ülkede çocuk kitaplarının satışının her geçen yıl daha da artmasının nedenleri üzerinde ülkemizde de ele gelir, kuramsal bir zemine oturtulmuş çalışmalara şiddetle ihtiyaç duyduğumuzdur.
“Milan Kundera’ya göre roman yazarın bir itirafı değil, hayatın ne olduğunu keşfetmesidir.”[1]
Nuran Turan Uzaylı Ulya Topkapı Sarayı’nda adlı eserini 8 yaş üstü herkese hitap edecek şekilde kaleme almıştır. Geçmişle gelecek arasında uzay ışınlanması hızıyla bağlantı kurulan eserde okuyucu, bir yandan uzayın derinliklerinde bizim dünyamızdan farklı bir yaşantı süren uzaylı bir öğrencinin varlığı ile tanışırken öte yandan son derece renkli ve canlı tasvirleri ile Lale Devri Topkapı Sarayı hayatının içinde geçen hüzünlü bir öyküyle karşılaşmaktadır. Gerçek düzlemden gerçek üstü düzleme geçişin iç içe yer aldığı bu metin bu yönüyle fantastik türün bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Fantastik “gerçekliğin mekân, zaman, karakter kavramlarını, canlı cansız ayrımını tanımayan ve bildik dünyamızın ötesinde alternatif bir dünyayı işin içine katan anlatıların tümüne verilen bir addır.”[2]
Fantastik türün bir özelliği de doğaüstü varlıkların ve olayların açıklamasına gerek görülmemesi, sorgulanmadan kabul edilmesidir. Bedensiz yapısıyla gerçek üstü bir boyuttan dünyaya gelen Ulya’nın kitabın ana karakteri olan Ute’ye kendini bir şekilde hissettirmesi fakat Ute’nin hissettiği duyguların ne olduğunu anlamlandıramaması tam da fantastiğin tanımı içinde yer alan “Gerçek mi yoksa hayal mi? sorusu karşısında kararsız kalınması”[3] durumuna bir örnektir.
Bugün fantastik eser kaleme alanlar her ne kadar insanlık tarihinin ortak mitlerinden, kültürel birikimlerinden, cin peri masallarından yararlansalar da kimi zaman gerçek tarihin izlerini de bu eserlerde sürmek mümkündür. Hatta fantezi yazarları farklı dünyalarda, farklı yaratıklar üzerinden çok zengin bir kültürle ve kimi zaman mistisizmle beslenerek yaşadığımız dünyayı yeniden yorumlarlar.
Fantastik özelliğinin yanı sıra tarihî bir metin olma özelliğini de içinde barındıran Uzaylı Ulya Topkapı Sarayı’nda adlı eser, aynı zamanda kültürel kimlik aktarımı için zengin malzemeler sunmakta ve ondan da öte toplumsal kimlik kuramını destekleyecek bir anlam zenginliğini içinde barındırmaktadır.
Çocuklar için tarihî bir metin kaleme almak kolay bir iş değildir, özellikle de bizim ülkemizde resmi tarih anlayışının da ötesine taşacak bir çocuk kitabı, yazımından tasarım aşamasına kadar bir dizi farklılıkları da içinde barındırmak durumundadır. Sipahi birliği, nahıl, kadırga gibi kavram ve terimlerin uzağındaki çocukları yakalayabilmek ve kitap boyunca onların meraklarını canlı tutabilmek için eser Levni’nin minyatürlerinden esinlenerek resmedilmiştir.
Sonuçta “kültür bir iletişimsel eylemler dizisidir. Yazım, insanlığın iletişimine çok daha geniş bir zaman aralığından bakmasını sağlayarak, bir yandan eleştiri ve yorumu bir yandan da sürecin doğruluğunu teşvik eder.”[4] Dolayısıyla da yazar bu metnin olay örgüsünü geçmişle gelecek arasında çok geniş bir zaman aralığı içine yerleştirerek aktarmaya çalıştığı kültürel kodları daha rahat tartışabilme ve yorumlayabilme olanağı sunmaktadır.
- TARİHİ KONU EDİNMENİN ÖNEMİ
Geçmişimizi kitaplara neden konu ederiz? Neden tarihî bir romanı çocuklara okutma ihtiyacı hissederiz? Bunun cevabını, toplumsal dönüşüm yaşarken kültürel mirasımızı yeniden değerlendirme ihtiyacı ile açıklayabiliriz. “Tarih duygusunun ve onun sağladığı şeyin en önemli yönü, bir benlik bilincinin oluşmasında oynadığı roldür. Bu rol elbette, sadece bir benlik bilincinin oluşmasıyla sınırlı değildir. Ona tarihsel, ideolojik ve düşünsel bir süreklilik kazandırmak da bu işlevin ayrılmaz bir parçası sayılır. Ki artık bu ilişkiyi anlatmada tarih kavramı yetersiz kalmakta ve daha uygun bir tanımlama olarak da kültürel bellek ifadesini kullanmak gerekmektedir. İnsan, gerek bireysel gerekse topluca neler yapabilmeye muktedir olduğunu tarihe bakarak öğrenir. Tarih, başarabileceğimiz işlerin sınırlarına ve içeriğine dair bir birikim sunar. Bu birikim yeni kuşaklar nezdinde bir yön, hedef ve istikamet duygusunun yanında, bir kimlik ve kişilik dokusunu da ortaya koyar. Tarihin ve tarihsel anlatıların günümüze uzanan, dahası etkisini yalnızca şimdiki zamanda gösteren belirleyici ve yönlendirici işlevi buradan ileri gelmektedir.”[5]
Tarih ne içindir? Cevabı kısaca şöyledir: “Tarih, insanın kendisini bilmesi (self-knowledge) içindir. Kendini bilmek, sadece kendini diğer insanlardan ayıran şeyleri yani kişisel özellikleri değil, aynı zamanda insan olarak kendi doğasını bilmek anlamına gelir.”[6]
Bu nedenle benlik ve kimlik sorunu ile gelenek öğretimi arasındaki sıkı ilişkinin tarih aracılığıyla sağlandığı ileri sürülebilir.
Fakat burada karşımıza çıkan problem şudur: 21. yüzyılın eşiğinde modern Türkiye’de benimsenen/dayatılan/kabul edilen/var olan bir tarih ve eğitim anlayışı içinde geçmişi ve geçmişteki olayları hangi gözlük ile değerlendireceğiz. Bu gözlüğün sunduğu manzara kime göre sağlıklı bir bakış açısıdır? Karşımıza bu defa geçmişin bugüne göre ötekileştirilmesi sorunu çıkmaktadır. Geçmiş bizim için çocuklarımıza vermeye çalıştığımız değer yargılarımız açısından kendimizve yorumlanmaya ve tanımlanmaya müsait bir zemindir.
Karşımıza çıkan paradoks çok trajiktir: Kültürel benliğimizi tanımlamak için geçmişten gelen gelenekleri ve değerler sistemini bilme ve yorumlama ihtiyacı içindeyiz, fakat bu bilgiyi ve aktarımı ise şimdinin tanımları, değerleri ve bakış açısı ile yapıyoruz. “Geçmiş karşımızda şimdiki zaman açısından bir öteki karakteri ile karşımızda durmaktadır.”[7]
- ÖTEKİ SORUNU VE KİMLİK KURAMI AÇISINDAN METNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Öteki ve ötekileştirme, sosyal psikolojinin, siyaset bilimin, kültür antropolojisinin, tarih usulü araştırmalarının ve modern sosyal teorilerin bir terimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle 20. yüzyıl dünyasının coğrafi haritalarının oluşturulmasında modernlik paradigmasının etkisi ile “biz” ve “öteki” tanımlanmasının yapılması temel itici gücü oluşturmuş görünmektedir. Buna göre bir toplumun önce kendini tanıması, kendi “biz”ini belirgin hâle getirebilmesi için de “ötekini” tanımlaması gerekmektedir.
Roman boyunca Ute’nin nesne konumundan özne konumuna geçişine şahit oluruz. Ute metnin başlangıcında Afrika’dan kaçırılıp Topkapı Sarayı’na satılan zenci bir oğlan çocuğudur. Başlangıçta reaksiyoner, tüketen, yönlendirilen, söyleneni söyleyen, ötekileştirilen bir köle, bir nesne iken öykünün sonunda aksiyoner, belirleyen, üreten, şahsiyet sahibi, yönlendiren, kendi iradesi ile karar verebilen bir özne olarak karşımıza çıkar. Bu nesne durumundan özne durumuna geçiş, bu öteki olmaktan bizim gibi olma rolüne dönüşebilmeyi kimlik tanımlaması ile açıklayabiliriz: “Kimlikler farklı kişilerce ve farklı durumlarda farklı nedenlerle benimsenir ve insanlar için farklı anlamlar taşır. Kimlik değişkendir, hatta kaypaktır. Kimlikler ortamdan bağımsız olarak düşünülemez. Ortam bir yandan kişinin nasıl bir kimliği benimseyeceğini ve kabul edeceğini belirlerken diğer taraftan belli kimliklere farklı anlamlar yükleyerek anlamlarını değiştirmektedir.”[8]
Ute’nin yaşadığı toplumla özdeşleşmesi sürecinde bir üst kimlik benimsediğini görmek mümkün. Bir prens olarak sahip olduğu kimliği, Osmanlı sarayında bir köle olarak tamamen yitirmesinin ardından azat edilerek vatandaşlık konumuna yükselmesi ile birlikte toplumda edindiği statü kimliğin zamana ve coğrafyaya göre değişebileceğin örneğidir. Bir anda köle olarak kimliksizleşen Ute, azat edilmesiyle birlikte içinde bulunduğu topluma ait bir üst kimliği benimser ve hızla o toplumun bir parçası haline gelir.
“Kimlikler belli amaçlara yönelik kullanılan araçlardır. Bu açıdan kimlik bir yandan insanların özünü, kim olduğunu belirleyen benliğin ayrılamaz parçası, öte yandan belli amaçlar doğrultusunda bilinçli olarak üretilen ve kullanılan araç hatta silah olabilmektedir. Üretilen varlıklar olarak kimlikler de zaman içinde tüketilebilmekte ve yürürlükten kalkabilmektedir.”[9]
Erikson’un kimlik kuramına göre kimlik ergenlik döneminin konusudur ve kimlik oluşturma süreci kişinin çeşitli konularda seçimler yapmasını içerir.[10]
Ute tam da ilk ergenlik döneminde saraya dâhil olur. Duygusal olarak geçmiş kimliğini özlemekle birlikte yeni bulunduğu ortama adapte olabilecek zekâ ve duygusal gelişime sahip bir çocuktur. Dolayısı ile kimlik edinme süreci kolay ve hızlı olmuştur. Zira o dâhil olduğu ortama kendini kabul ettirecek vasıflara sahiptir. Birkaç yabancı dil bilmektedir, temel eğitimi almıştır, bir prens olarak yetiştirilmiştir ve çok iyi ata binmektedir. Bu özellikleri onun öteki olmaktan çıkıp bulunduğu ortamın bir üyesi olmasını kolaylaştıracak etkenlerdir. Zira sarayda da özel yetenekleri olan çocuklara her türlü imkân sağlanmakta, bu çocukların yeteneklerine göre eğitimleri tamamlanmaktadır. “Kimliğin doğrulanmasına ilişkin bazı kavramlar vardır. Bunlardan biri; herhangi bir kimliğin belli bir durumda içinde yaşanan kültürce tanımlanan ve kişice kabul edilen belli bir anlam içeren kimlik standardıdır. Kimlik standardı bir takım değer ve davranışları içerir. İkinci önemli kavram olan kişisel algı, kişinin herhangi bir durum içinde rolünü gerçekleştirme düzeyine ilişkin kendi ve başkalarının davranışlarından çıkardığı anlamdır. Diğer iki önemli kavram ise standart algı farkı ve standart algı farkını gidermeye yönelik davranıştır. İnsanlar sürekli olarak herhangi bir durumda kendi ve başkalarının davranışlarını gözleyerek kendi ve karşılarındaki kişilerin kimliklerinin ne derecede bu standartlara uyduğunu izler. Standart ve kimlik uyuşmadığında davranışlarıyla aradaki farkı azaltmaya çalışırlar.” Kitabın sonunda Padişah 3. Mustafa bir gün çocukluğunu hatırlar. Çocukluğunda kendisine at binmeyi öğreten zenci çocuk da vardır hatıralarının arasında. Birden o çocuğun akıbetinin ne olduğunu merak eder ve bulunup getirilmesini ister. Zira o çocuk padişaha ata binmeyi sevdiren, ona yardımcı olan çocuktur. Padişahla birlikte okuyucu da öğrenir ki o çocuk yetenekleri sayesinde Sipahi Birliğine kabul edilmiş ve yıllar içinde yükselerek Osmanlı ordusunun en büyük askeri birliği olan Sipahi birliklerinin başına geçmiştir. Bu süreçte Ute’nin kimlik standardını oluşturduğunu, renk ve dil farkının çok daha üstündeki bir Osmanlı kimliğine büründüğünü ve bu kimlik içinde öteki olmaktan sıyrıldığını okumaktayız. (s.72)
Toplumsal kimlik kuramına göre toplumsal özdeşleşmenin a) kendini belli bir grubun üyesi olarak görme ve kendini sınıflandırma (toplumsal kimlik) b) gruba bağlılık c) gruba değer verme olmak üzere üç öğesi vardır:
“Kendi kimliğimizi anlamamız için onların varlığına ihtiyaç vardır.” Şeklindeki öteki tanımına uyacak bir ötekileştirme sorununa aslında bu metinde rastlamamaktayız. Kurmacanın bir kısmında bambaşka bir ötekinin gözü ile kendi yaşantımıza, değerlerimize, kültürel yapımıza, insan ilişkilerimize yani kısaca bize bakış vardır. Bu bakışın sahibi Ulya’dır. Ulya başka bir âlemin kahramanıdır. Dünya onun için her şeyiyle keşfedilecek bir hazine gibidir. (s. 13-14) Bizim değerlerimiz Ulya için farklı ve ilginçtir. (s. 62) “Kimlik ve kişilik ilişkisini kurmaya çabalayanlar değer kavramı üstünde durmuşlardır. Değerler toplum tarafından biçimlendirilen ve iletilen, ancak bireysel anlam ve önemi olan ve bilişsel-duygusal öğeler içeren inançlar olarak tanımlanmaktadır.” [11] Bu anlatım tekniği ile Nuran Turan, bizi tanımlayan kültürel öğelerimize dışardan bir gözle bakabilmemizi, sorgulayabilmemizi ve yabancılaşarak objektif olabilmemizi olanaklı kılmaktadır. Ötekinin gözü ile kendine bakabilmek, iç bakış geliştirebilmek bir meziyettir. Bu durum hem saplantıların tespit edilmesini sağlar hem de iletişimin temel ayaklarından biri olan empatinin güçlenmesine imkân verir.
“Kişinin ötekisini tanıması onu korkudan, yalnızlıktan, hezimetten kurtarır. Ve ötekini sevmek onun gölgelerden çıkıp gelmesini ve iyi huylu olmasını sağlar.”[12] “Biz ve ötekiler ayrımını yapanlar temel ilkelerde anlaştıkları sürece ciddi bunalımlar yaratmazlar. Öteki varlığın kabülü, kimlik seçimine ve onun sürekliliğine yardımcı olur. Sorunun kuramsal ve akılcı çözümü, hiç kuşkusuz söylemesi kolay, gerçekleşmesi güç olan ‘Öteki ve Ben/Biz’dir. Beni ben, bizi biz yapan ötekilerden vazgeçemediğimize göre, onları, yani çeşitliliği kabul etmekten başka bir çözüm yolu bulunmuyor.”[13]
- SONUÇ
Türkiye’de çocuk edebiyatının ortaya çıkış süreci ve geldiği nokta dikkate alındığında çocuk kitaplarının tematik olarak yazılmasının son yıllarda gözlemlenen bir olgu olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. “Günümüzde Batı’da çocuk edebiyatı, alanının işlevsel yanını pek de yitirmeden edebiyat zevkini ve anlatım zenginliğini önemseyen nitelikli bir yer edinebilmiştir kendine. Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı hâlâ bu sancıları yaşamaktadır. Bir popüler kültür edebiyatı olarak Çocuk ve Gençlik Edebiyatının kiç (sözde) edebiyat olmaktan kurtulması sorunu diyebiliriz buna.”[14] Çocuk kitaplarını ve çocuk edebiyatını eğitimin bir parçası olarak algılayan eğitimciler ve ebeveynler için bir kitap ancak eğitimin bir parçası olduğunda değere ve öneme sahiptir. Bu da kitaplarda suya sabuna dokunmayan konuların didaktizm içinde sunulması sonucunu doğurmaktadır.[15] Oysaki edebiyatın işlevlerinden birisi de farklı yaşam modellerini okuyucuya sunmasıdır. Hayata dair her şey - ölüm, aşk, ayrılık, kıskançlık, sevgi ve ötekileştirme- çocuk kitabının konusu olabilir. Çocuk kitabına eleştirel yaklaştığımızda bakış açımız, bizzat konunun kendisine değil, seçilen konunun çocuk algısı içinde, çocuk duyarlılığına uygun bir üslupta nasıl anlatıldığına odaklanır.
Sayın Nuran Turan’ı kendimize ötekinin gözü ile bakabilme şansı verdiği için; ötekinin duygularına empati kurabilme imkânı sağladığı için; öteki olmayı rengârenk bir tablodaki renklerden biri olarak algılama fırsatı tanıdığı için; şimdiye kadar çocuk kitabına pek de konu olmamış bir dönemi ve kültürü çocuklarla buluşturduğu için tebrik ediyorum.
[1]Tamer Timur, Osmanlı Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, İmge, 2002, s 302.
[2]Berna Moran, Türk Romanında Fantastiğin Serüveni, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III, İletişim, 1998
[3]Tzvetan Todorov, Fantastik, Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım, Çev. Nedret Öztokat, Metis, İstanbul, 2004, s.9.
[4]Jack Goody, "Yazım, Eleştiri ve Bilginin Gelişimi", Yaban Aklın Evcilleştirilmesi, Dost, Ankara. 2001. s.49.
[5] Mehmet Evkuran, “Geçmiş Duygusu, Kültürel Bellek ve Hayatın Gerçekleri Ekseninde Bir Değerlendirme”, http://www.marife.org/11-evkuran.htm
[6] R. G. Collinwood, Tarih Felsefesi Üzerine Denemeler, çev. Erol Özvar, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2000, s. 25.
[7]Mehmet Evkuran, agm.
[8] Nuran Hortaçsu, Ben Biz Siz Hepimiz, Toplumsal Kimlik ve Gruplararası İlişkiler, İmge, Ankara, 2007,63
[9] Hortaçsu, age., 63
[10] Hortaçsu, age., 19
10. S. Hitlin, “Values as the Core of Personel Identity: Drawing Links Between the Two Theories of Self”, Social Psychology Quarterly, 2003, s. 119. Aktaran Hortaçsu, age., s. 48
[12] Güneli Gün, Being Oneself and Another, 1991, Aktaran Erol Köroğlu- "Kimlik Sorununa Palimpsest Yanıt: Beyaz Kale'de Özne ve Öteki", Orhan Pamuk'u Anlamak, İletişim Yayınları, 1991, s.158
[13]Bozkurt Güvenç, Tarihi Perspektifte Kimlik Sorunu Özdeşimlerini Belirleyen Etkenler, Tarih Eğitimi ve Tarihte Öteki Sorunu, 2. Uluslar arası Tarih Kongresi, İstanbul 1995, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, s. 23-29.
[14]Turgay Kuraltay, “Önsöz”, Aktaran Necdet Neydim, Genç Kız Edebiyatı, İstanbul, Bu Yayınevi, 2005, s.9
[15] Daha geniş bilgi için bkz. Necdet Neydim, Çocuk Edebiyatı, İstanbul, Bu Yayınevi, 2003.