|
|
 |
|
SİHİRLİ BAHÇE
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkelerden birinde kocaman bir saray, sarayın da güzeller güzeli bir prensesi varmış. Prenses güzel olmasına güzelmiş ama yüzü hiç gülmez, somurtur dururmuş. Hizmetçileri etrafında pervane olur, onu memnun etmek için ne yapacaklarını bilemezlermiş. Ama o, hiç kimseyle konuşmaz, bazen kitap okur, bazen de derin düşüncelere dalarmış.
Sarayda, prensesin yaşlarında çok sayıda çocuk yaşarmış. Hepsi de asil ve zengin aile çocuklarıymış. Güzel ve şık elbiseler giyinerek, gezip eğlenirlermiş. Kimi zaman sarayın bahçesinde koşup oynarlar, kimi zaman da kendi aralarında oyunlar kurarlarmış. Saklambaç, kovalamaca ve yakartop en sevdikleri oyunlarmış. Lâstik toplar henüz icat edilmemiş ama sarayda keçi kılından top yapmayı bilen biri varmış. Renk renk, küçüklü büyüklü birçok top yapıyormuş onlara. Futbol oynamayı henüz kimse bilmiyorsa da ortada sıçan oyununu hepsi biliyormuş. Bütün gün sabahtan akşama kadar koşup oynarlar, attıkları çığlık ve kahkahalarla ortalık çınlar dururmuş. Herkes çok mutluymuş ama yüzü gülmeyen yalnız bizim güzel prensesmiş. Oyunlara katılmaz, çocuklarla konuşmaz ve odasından hiç çıkmak istemezmiş. Arada bir, o da kimsenin olmadığı zamanlarda, gül bahçesinde biraz yürüyüş yapar, temiz hava alır ve elinde bir demet gülle odasına geri dönermiş.
Padişah babası bu duruma çok üzülür, çareler ararmış. Ama ne yaparsa yapsın kızının yüzünü bir türlü güldüremiyormuş. En iyi hokkabazları getirip oyunlar oynatmış, olmamış. Soytarılar taklalar atmış, dönüp bakmamış bile. Ne pahalı hediyelerle mutlu oluyor, ne oyuncaklar eğlendiriyormuş onu.
Prenses bütün gün can sıkıntısıyla sarayda dolaşıyor, sonra da iç çekip bir köşede oturuyormuş. Koşup oynamadığı, gülüp söylemediği için de hiç iştahı olmuyor, önüne konan en güzel yemekleri bile geri çeviriyormuş. Çok az yemek yediği için de yüzü bembeyaz görünüyormuş. Oysa diğer çocuklar gibi elma yanaklı, canlı ve sağlıklı bir kızı olması için neler vermezmiş kral babası. Ama olmuyormuş işte. Aslında hiç de kötü kalpli ve kibirli biri değilmiş. Kimseyi küçük görmez, tepeden bakmazmış. Ama gülüp eğlenmek, koşup oynamak ve yemek yemek hiç içinden gelmiyormuş.
Çok güzel ve iyi kalpli olan Hanım Sultan, onu dünyaya getirirken öldüğü için anne sevgisini hiç tatmamış. Bu yüzden olsa gerek kendini yalnız ve kimsesiz hissediyormuş. Solgun ve mahzun oluşu da bundanmış.
Hanım Sultan hayata veda ederken, küçük kızını çok güvendiği zenci bir dadıya emanet etmiş. O da sevgili prensesini kendi çocuğundan ayırmamış. Gözü gibi bakıp büyütmüş.
Bu dadının da prensesin yaşında bir oğlu varmış. Kocaman kara gözleri, bembeyaz dişleri ve kıvırcık saçları olan bu şirin çocuğun dünyada tek istediği şey, prensesi gülerken görmekmiş. Onun bir dediğini iki etmez, ne isterse yaparmış. Prenses de bu ana oğulu çok sever, yalnız onların yanında kendini mutlu ve güvende hissedermiş. Dadıyı anne, kara oğlanı da kardeşi bilirmiş.
Günlerden bir gün prenses, okuduğu kitaptan başını kaldırıp dışarıya bakmış. Gökyüzü, duru bir mavilik içindeymiş ve güneş, ağaç dalları arasından ışıltılarla ona doğru bakıyormuş. Sanki “Haydi dışarıya çık. Ne bekliyorsun orada?” der gibiymiş.
Prenses gülümseyerek ayağa kalkmış. “Biraz çıkıp dolaşsam iyi olacak. Gerçekten de kapanıp kaldım buraya.” diye düşünmüş.
Herkes öğle uykusunda olduğu için bahçede hiç kimse yokmuş. Kuşlar bile ağaçlardaki yuvalarında ses çıkarmadan oturuyor, yavrular küçük kanat çırpışlarıyla oynaşıp duruyorlarmış. Her yer derin bir sessizlik içindeymiş. Güneşle ısınan gül yaprakları, nadide kokularını çevreye yayıyor, arılar vızıldayarak çiçeklerden bal topluyorlarmış.
Bir ağaç gölgesine uzanıp yatan kara oğlan, prensesin geldiğini görmüş ama uyur gibi yapıp gözlerini açmamış.
Prensesin yalnız dolaşmak istediğini düşünerek onu rahatsız etmek istememiş. “İhtiyacı olursa beni çağırır, ben de bir koşuda yanına giderim.” diye düşünüyormuş.
Prenses ağır adımlarla bahçeyi dolaşıyor, gülleri kokluyor, kelebeklerle konuşuyormuş. Havuz kenarında güneşlenen kurbağalar, onu görünce hızla suya atlamışlar ve ağır ağır yüzen kırmızı balıklar, derinlere dalmışlar. Prenses havuza eğilip seslenmiş.
– Kaçmayın, benden size zarar gelmez. – Ama benden gelebilir, diye bir ses duymuş arkasından. Çünkü ben bir kediyim. Balıklar da tam dişime göre. Korkuyla sıçramış prenses ve yanı başında ışıl ışıl kocaman gözleri olan, kara bir kedi görmüş. Kırmızı diliyle yalanıp duran kedi, neşeli bir kahkaha atmış. Sonra da; – Hiç kara kedi görmedin mi sen prensesim? demiş. Niye şaşıp kaldın öyle? – Çok kedi gördüm de senin gibi konuşanını ilk kez görüyorum. Şaşıp kalmam bu yüzden, demiş prenses. Kedi de; – Senin görmediğin daha neler var neler. Ama bunları sana anlatırsam, beni kör kuyuya atarlar. En iyisi susmak. Beni hiç duymamış ol. Ben de rahat ederim sen de, demiş.
Prenses, duyduklarına, gördüklerine inanamıyormuş. İçinden “Ben rüya görüyorum galiba!” diyormuş. Ağzı bir karış açık hâlde düşünüp dururken, kara kedi güller arasına dalıp gözden kaybolmuş. Birkaç arı oradan vızıldayarak geçip gitmişler. Bir kelebek korkuyla yaprakların altına saklanmış.
Güzel prenses ilk şaşkınlığını attıktan sonra kedinin geçtiği yerlerde hızlı hızlı yürümeye başlamış. Sarayın bahçesi o kadar büyükmüş ki orada doğup büyüdüğü hâlde henüz her tarafını görmüş sayılmazmış. Bazen demir bir kapı, bazen harap bir kulübe görür, sonra da sık ağaçlar arasından geçerek sakin bir düzlüğe çıkarmış. Yani bahçe onun için her zaman sürprizlerle doluymuş.
Neyse... Prenses gül bahçesinde kara kediyi arayadursun, süt kardeşi kara oğlan da ağaçların arkasına saklana saklana onu takip ediyormuş.
Prenses yürürken az ileride miyavlama sesleri duymuş. Sonra da gül dalları kırılmaya, yapraklar sağa sola dökülmeye başlamış. Oralarda bir yerde insanı ürpertecek kadar büyük gürültüler oluyor, toz dumana karışıyormuş. Prenses, sesin geldiği yere doğru koşup dalları aralamış. Bir de ne görsün! Kara kediyle bir boz yılan boğuşup durmuyorlar mı? Alt alta, üst üste yerlerde yatıp yuvarlanıyor, birbirlerine tıslayıp duruyorlarmış. Yılan kocaman ağzını açıp kediyi yutmak için yaklaştığı sırada prenses acı bir çığlık atmış.
– Sakın bunu yapma! diye bağırmış. O benim arkadaşım! Yılan, sesin geldiği yöne doğru hızla başını çevirmiş ve prensesin ona yalvaran bakışlarını görmüş. Yılan; – Bana başındaki tacı verirsen bir şey yapmam. Yoksa bir lokmada şu kediyi yutarım, demiş. Prensesin başında elmaslarla süslü bir taç varmış. Çıkarıp yılana uzatmış. Güneşte pırıl pırıl parlayan tacı ağzıyla yakalayan yılan, hemen oradan uzaklaşmış. Kedi; – Sağ olasın prensesim, demiş. Bir kedinin hayatı bir taçla ölçülür mü? Niye bunu yaptın?
Prenses cevap vermemiş. Çünkü o da bunu niye yaptığını tam olarak bilemiyormuş ya neyse... Önde kara kedi, arkada prenses, yürümeye başlamışlar. Prensesin süt kardeşi kara oğlan da onları takip ede ede geliyormuş. Gül bahçesini geçmişler ve sarayın arka tarafındaki sık koruya gelmişler. Mevsimlerden bahar olduğu için bütün ağaçlar bembeyaz çiçekler açmış. Havada çok güzel, baygın bir koku varmış.
Prenses şaşkınlıkla çevresine bakmış.
– Ben burayı daha önce niye hiç görmemişim? Üstelik saraydan da hiç uzak değil, demiş kendi kendine.
Bu arada hafif bir rüzgâr çıkmış ve ağaç dalları uğultularla sağa sola savrulmaya başlamış. Yapraklar havada uçuşuyor, göz gözü görmüyormuş. Prenses, uzun bir süre onları yakalamak için ormanın içinde koşup durmuş. Biraz terlemiş, yanakları kızarmış. Kalbi de küt küt atıyormuş ama doğrusu çok eğleniyormuş.
Kedi büyük bir ağacın altında durmuş, ona bakıyormuş. Biraz sonra bu ağacın gövdesindeki bir yarıktan içeriye girip gözden kaybolmuş. Prenses şöyle bir çevresine bakınmış ama ne geldiği yönü hatırlıyormuş, ne de gideceği yeri. Endişelenmeye başlamış. Çaresiz o da kedinin peşinden ağaç kovuğuna girivermiş. Ağaç kovuğu oldukça genişmiş. Birkaç adım atmış atmamış, önüne bir basamak çıkmış. Mermerden yapılmış basamak, ıslak ve yosunlarla kaplıymış. Ayağı takılan prenses yere yuvarlanmış. Sonra da hızla aşağıya doğru kaymaya başlamış. Sağa sola çarpıyor ve canı çok acıyormuş. Tutunacak bir yer aramış ama toprağın derinliklerine kadar uzanan karanlık geçitte, hiçbir şey görünmüyormuş. Elbiseleri yırtılıyor, saçları dağılıyor ve kendini aşağılara çeken kuvvetten bir türlü kurtulamıyormuş.
Sonunda tabanı bembeyaz mermerden yapılmış, kocaman bir odanın içinde bulmuş kendini. Birkaç dakika kımıldamadan yatmış yerde. Hemen toparlanamamış. Yanına gelen kara kedi, üzgün üzgün miyavlıyormuş. Eğilip prensesin yanağına sürtünmüş, patileriyle saçlarını okşamış.
– Sevgili prensesim, demiş. Beni çok korkuttunuz. Size bir şey olsaydı ben ne yapardım? Prenses; – Asıl korkan benim. Koca bir ormanın içinde bırakıp gittin de dönüp ardına bile bakmadın. Orada kimsesiz ve tek başıma kalakaldım, demiş. Gözlerinden yaşlar boşalıyormuş.
Prenses hayatında ilk defa ağlıyormuş. Gözyaşları birer inci olup yanaklarından aşağıya süzülmeye başlamış. İkisi de bu işe şaşırıp kalmışlar. Sonra incileri toplayıp bir köşeye koymuşlar.
Biraz dinlenip rahatlayan prenses, ayağa kalkmış ve eteklerini düzeltip tozlarını silkelemiş. Sonra duvarlara tutuna tutuna yürümeye başlamış. Kedi önde, prenses arkada biraz yürüdükten sonra demirden bir kapı görmüşler. Yaklaştıklarında kapı ağır ağır açılmaya başlamış. Şimdi önlerinde yemyeşil bir düzlük varmış. Rengârenk tavus kuşları çevrelerinde dolaşıp duruyorlarmış. Geyikler koşup oynuyor, sincaplar ağaçlarda taklalar atıyormuş. Prenses onları görünce gülmeye başlamış. Zaten eskiden beri sincapları çok severmiş. Ağaçlardan çeşit çeşit meyveler sallanıyor, küçük bir çağlayandan bembeyaz köpüklü, berrak sular akıyormuş.
Mor göğüslü üç güvercin, fıskiyeli bir havuzun başında oturup kendi aralarında konuşmaya başlamışlar. Prenses, ağaçların arkasına gizlene gizlene onlara doğru yaklaşmış. Başkalarını dinlemenin ayıp olduğunu biliyormuş ama yine de onu oraya çeken bir şeyler varmış.
Güvercinlerden en büyük olanı;
– Biliyor musunuz? demiş. Bugün buraya bir prenses gelmiş. – Prenses mi? Zaten burada bir tane var. Peri padişahının kızı buranın prensesi değil mi? demiş, ortanca güvercin. Bizi kuş kılığına sokup evimizden yurdumuzdan ayrı koymadı mı? – Hem de nasıl? diye bağırmış en küçüğü. Öleceğim buralarda. Ben neredeyim, yurdum yuvam nerede? Bizi sihirleriyle öyle bir bağladı ki kolum kanadım kırılmış gibi. Ne uçabiliyorum, ne kaçabiliyorum. Peri kızının elinde oyuncak olup çıktık. Kimse de bize yardım etmiyor. – Nasıl yardım edeceklerini bilmiyorlar da ondan, demiş en büyükleri. Biraz sonra uykuya yatacağız. O zaman bir insanoğlu gelse de bizim kanatlarımızdan birer tüy koparıp alsa, sonra da onları bir ateşe atıp yaksa. Ne olur biliyor musunuz, benim kuş beyinli kardeşlerim? – Ne olur? diye bağırmış ikisi de. – Neler olmaz ki? Biz de bu sihirden kurtulur, birer insanoğlu oluruz. Sonra da varır, Kafdağı’nın ardına gideriz. – Ah bizi birileri duysa da yardım etse, diye kendi aralarında ötüşüp durmuşlar. Sonra da uçup bir ağacın dalına konmuşlar. Prenses bu duyduklarına şaşıp kalmış. Aslında perilere, büyülere hiç inanmazmış. – İşte kendi kulaklarımla duydum, diyormuş. Benden onlara yardım etmemi istiyorlar. Prenses, sessizce ağaca çıkıp güvercinlere yaklaşmış. Ama onlar derin bir uykudalarmış. Onları uyandırmamaya çalışarak, kanatlarından üç tüy koparıp almış. Tam ağaçtan inmek üzereyken, kocaman bir elma ağaçtan yere düşmez mi? – Ah başım! diye bir feryat yükselmiş aşağıdan. Prenses telâşla eğilip bakmış. Bir de ne görsün? Çok sevdiği süt kardeşi orada değil mi? Elleriyle başını tutmuş, acıyla bağırıp durmuyor mu? Prenses aceleyle aşağıya inip onu susturmaya çalışmış. Prenses;
– Senin ne işin var burada? diye sormuş. Sarayda annenin yanında değil miydin? Oğlan eliyle başını ovalarken, gözünden de sicim gibi yaşlar geliyormuş. – Prensesim, sen neredeysen, ben de oradayım. Hiç yalnız bırakır mıyım seni. Üstelik buralar hiç güvenli yerler değil. Başınıza bir iş gelebilir. Siz niye böyle bilmediğiniz yerlere geliyorsunuz?
Prenses yaptığının yanlış olduğunu biliyormuş ama içindeki macera duygusu da pişmanlığını silip süpürüyormuş.
– Geldiğim iyi oldu, demiş. Birilerine yardım etme fırsatı buldum. Başarabilirsem, çok mutlu olacağım. Sonra da arkadaşına olanı biteni, duyduklarını, gördüklerini bir bir anlatmış. Biraz sonra yanlarına kara kedi de gelmiş. Kara oğlanı gören kara kedi, önce dişlerini gösterip biraz tıslamış. Onu korkutup kaçırmak istemiş. Neyse ki prenses, kediyi sakinleştirmesini bilmiş. Böylece iş tatlıya bağlanmış. Sonra üçü bir kenara oturup olup biteni tartışmışlar. Kara kedi zaten bunları çok iyi biliyormuş.
– Ahh!... diye içini çekmiş. Bu peri kızının yaptıkları da çok oluyor artık. Dünyayı burnumuzdan getirdi. Hepimizi kendine esir etti. Bu bahçede yaşayan herkes, ya bir kraliçe ya da prenses. Bazıları da prens.
Şu karşı ağaçta gördüğünüz sincaplar, Habeş ülkesinden gelen küçük prens ve prensesler. Peri kızı, düşmanlık olsun diye kral babalarından çalıp onları buralara getirdi. Bırakmaya da hiç niyeti yok.
Sonra ağaçlar arasında dolaşıp duran koca boynuzlu ren geyiklerini göstermiş. – Bunlar kuzey ülkelerinde yaşayan bir kralın oğulları. Hatta büyük olanı, yakında tahta çıkacaktı. Ama düşmanları, peri padişahının kızıyla anlaştılar. O da bunları oyuna getirip kaçırdı. Sonra da geyik kılığına soktu. Ren geyiklerinin ülkesi oldukça soğuktur. Oysaki buralar çok sıcak. Onun için hiç rahat edemiyor zavallılar, belki de bu yüzden ölecekler.
Şu süslü tavus kuşları, Hint elinden geldiler. Mihracenin en çok sevdiği gözdeleriymiş. Ne yol biliyorlar, ne de iz. Bütün gün kendi hâllerine bakarak ağlaşıp duruyorlar. Prenses;
– Peki ya sen, demiş. Sana neler oldu böyle? İnsan gibi konuşabildiğine göre gerçek bir kedi değilsin. Öyleyse sen de tuzağa düşürülüp bir yerden kaçırıldın ve buralara kadar geldin.
Kara kedi, düşünceli düşünceli önüne bakmış. Anlatıp anlatmamakta kararsızmış. Sonunda;
– Peri kızı bu anlattıklarımı duyarsa canıma kıyar, demiş. Ama artık susmak istemiyorum. Ben Mısır padişahının oğluyum. Bir zamanlar biraz yaramaz, söz dinlemeyen, asi ruhlu bir çocuktum. Ama hep doğruluktan yana oldum. Kimseyi kırıp incitmek istemedim.
Bir gün taht odasında vezirlerin gizli gizli konuştuklarını işittim. Yanlarına yaklaşıp bir kadife perdenin arkasına gizlendim. Babamı öldürmek istiyorlardı. Bunun için de çeşit çeşit plânlar yapıyorlardı.
Baş vezir, babamı zehirlemekten yanaydı. “Yemeğine zehir koyar, sessizce öldürürüz.” diyordu. Küçük vezir ise bir kılıç darbesiyle babamın işini bitirmekten yanaydı.
Oysa benim babam, bunları hiç hak etmiyordu. Yıllarca süren hükümdarlığı sırasında hep adil davranmış, kimsenin hakkını yememişti. Savaştan yana değildi. Kimsenin toprağına göz dikmez, herkesle iyi geçinmeye çalışırdı. Yoksula sahip çıkar, zalimlere cephe alırdı. İşte bunun için onu ortadan kaldırmak istiyorlardı. Babam ölünce komşu ülkelere saldıracak, yeni topraklara sahip olacaklardı. Cinayetler, yağmalar ve zulümler olacaktı. Fakat ben ve babam bütün bu kötülüklere engel olmak istiyorduk.
Neyse... Ben bütün bu konuşmaları dikkatle dinledim. Sonra da babama olup bitenleri anlattım. Hiç inanmak istemedi.
“Ben onlara hep iyi davrandım. Ne kötülük yaptım ki beni ortadan kaldırmak istesinler?” diyordu.
Baktım bana inanacağı yok. Ben de kendi adamlarımı toplayıp onlara baskın yaptım. Vezir ve yandaşlarını yakalayıp zindana attırdım. Ama adamlardan biri kaçıp kurtulmuş. Sonra da peri kızıyla işbirliği yapmış. Elmaslar, pırlantalar, yakutlar için canını verebilir o. Prenses, kara kedinin sözünü kesmiş.
– Peki benim elmaslı tacımı alan yılan neyin nesiydi? – İşte peri padişahının kızı oydu, demiş. kedi. Sık sık şekil değiştirir. O gün de yılan biçimine girmişti.
Prenses, neredeyse şaşkınlıktan küçük dilini yutacakmış. Kara kedi devam etmiş. – Bir sabah odamda altın saçları beline kadar uzamış, çok güzel bir genç kız gördüm. Şimdiye kadar onun gibisine hiç rastlamamıştım. Dilim tutuldu sanki. Konuşamadım bile. Elimden tutup beni odadan çıkardı. Sonra da beyaz bir ata bindik. Nereye ve kiminle gittiğimi bilmiyordum. Büyülenmiş gibiydim. Kısa bir yolculuktan sonra kendimi bu bahçede buldum. Peri kızı kurtulmak istediğimi görünce beni böyle bir kedi kılığına soktu. İşte benim hikâyem de bu. Anlaşılan ömrümün sonuna kadar ailemden ve yurdumdan uzak, burada esir gibi yaşayacağım. Prenses;
– Yooo... demiş. Bu iş senin düşündüğün gibi olmayacak. Ben çaresini buldum bile. Sen hele bana bir ateş bul. – Ateş mi? demiş kara kedi. Nereden bulurum ben ateşi? Hem biz hayvanlar ateşten çok korkarız.
Meğer prensesin süt kardeşi kara oğlan, dalları birbirine sürterek ateş yakmasını biliyormuş. Atalarından kalma bu metodu ona annesi öğretmiş.
İki tane dalla kuru otlar bulmuşlar. Kara oğlan, uğraştıktan sonra ateş yakmayı başarmış ama kara kedi, birkaç adım geriye sıçramış. Prenses, elindeki üç tüyü ateşin içine atıvermiş. Önce küçük çıtırtılar olmuş, sonra beyaz bir duman çıkmış. Ardından korkunç bir gürültüyle yer yerinden oynamış. Ortalık toz duman olmuş. Prenses şaşkınlıktan sırtüstü yere yığılmış. Kara oğlanın korkudan beti benzi atmış ve bir ara bembeyaz olmuş.
Ya kara kediye ne olmuş? Kara kedi birdenbire kaybolmuş. Onun yerine kara kaşlı, kara gözlü, yakışıklı, yiğit bir delikanlı gelmiş. Elleriyle yüzünü, gözünü yokluyor, kollarına, bacaklarına bakıyormuş.
Bu arada çevrede insan sesleri duyulmaya başlamış. Tavus kuşları renk renk ipek elbiseleriyle dolaşıp duran güzel hanımlar olmuşlar. Ren geyikleri, sarışın, uzun boylu genç vikingler olarak birbirlerine sarılıyorlarmış. Meğer sincaplar küçüklü büyüklü, şirin mi şirin, minik kız ve oğlanlarmış.
Peki ya güvercinler? Prensesin karşısında şimdi üç atlı şehzade selâm durmuş. Saygılarını sunuyor, emirlerini bekliyorlarmış.
– Sevgili prensesim, siz olmasaydınız, biz bir ömür boyu kuş olarak yaşayacaktık. Ne ailemizi, ne de ülkemizi görebilecektik. Sana minnettarız, demiş en büyükleri. Diğerleri de yürekten teşekkür etmiş, saygıyla eğilmişler prensesin önünde. O sırada acı bir çığlık duyulmuş. Bahçenin bir köşesinden kapkara bir duman ve pis bir koku yükselmiş. Ne oluyor orada? diyen koşmuş. Bir de ne görsünler! Bir boz yılan yanıp kavrulmuyor mu? Acıyla kıvrılıyor, kendini yerden yere atıyormuş. Prenses ona bakamamış. Hemen başını çevirmiş.
Biraz sonra yılan kül hâlinde yere yığılıp kalmış. Kül yığınının hemen yanı başında da prensesin elmas tacı duruyormuş.
Kara oğlan hemen birkaç kürek bulup yılanın küllerini bir çukura gömmüş. Üzerine de kocaman bir kaya getirip koymuşlar. Böylece bütün kötülükler, büyü denilen her şey kül olup toprağa hapsedilmiş. Artık hiçbir zaman dışarıya çıkamayacaklarmış.
Prenses elmas tacı görünce, aklına gözyaşlarıyla akıttığı inciler gelmiş. Kara oğlanı oraya göndermiş ve bunları toplatıp bir keseye koydurtmuş. Sonra da bunları ülkedeki fakirlere dağıttırmış.
Bütün bu olup bitenlere çok şaşıran prensesin küçük yüreği mutlulukla çarpıp duruyormuş. “Bu işleri ben mi başardım yani?” diye kendi kendine sorular soruyor ve keyifle gülümsüyormuş. Eskiden çok az gülen mahzun prensesin yüzünde, şimdi pembe güller açıyormuş.
– İsterseniz hepiniz burada benim sarayımda kalabilirsiniz, demiş çevresindekilere. Bu benim de çok hoşuma gider. Ama ülkesine dönmek isteyen olursa ona bir şey diyemem. Yalnız burada da bir eviniz ve kardeşiniz olduğunu lütfen unutmayın. Bu güzel sözler hepsini duygulandırmış. Gözyaşlarını saklamaya çalışarak, prensesin önünde eğilmiş ve teşekkür etmişler. Sonra hep birlikte padişahın yanına gitmişler. Padişah duyduklarına inanamıyor, gelen konuklara şaşkınlıkla bakıyormuş.
– Sarayımın hemen yanı başında neler olup bitmiş de benim hiç haberim olmamış, diye çok üzülmüş. Birkaç gün dinlenip kendilerine gelen prens ve prensesler gitmek için izin istemişler. Atlar, arabalar hazırlanmış ve yolcular tekrar geleceklerini söyleyip veda etmişler.
Yalnız eski kara kedi, yani Mısır padişahının oğlu oradan ayrılmak istememiş.
– Prensesim, padişah babanızla bir konu hakkında konuşacağım. Ama önce size sormak isterim. Benimle evlenir misiniz?
Prenses bu teklife çok şaşırmış. Utanıp başını öne eğmiş. – Babam bilir, demiş. O olur derse niye olmasın. Prenses heyecandan tir tir titriyormuş.
Neyse sözü uzatmayalım. Padişah bu evliliği kabul etmiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. Yenmiş, içilmiş, fakirler doyurulmuş, çıplaklar giydirilmiş. Gül yüzlü prenses, sihirli bahçeye büyük bir köşk yaptırmış. Odalarının bir kısmını fakir çocuklara ayırmış. Diğer kısmındaysa yaşlı ve düşkünler korunuyormuş. Binanın yönetimini de o üstlenmiş. Diğer saray kadınları da prensese yardım ediyor, bir işe yaradıkları için de mutlu oluyorlarmış. Köşkteki büyük salon, okul olarak kullanılmaya başlanmış. Öğretmenler, saraydaki çocuklara ve buraya sığınan kimsesizlere aynı yerde ders veriyor, onları yetiştirmeye çalışıyorlarmış. Ders aralarında hep birlikte sihirli bahçeye iniyor ve doyasıya eğleniyorlarmış. Padişah bir gün;
– Ben artık ihtiyarladım, demiş ve tacını, tahtını damadına bırakmış. Bizim kara oğlan da vezir olmuş. Zaman zaman yeni padişahla hanımı Mısır’a gidip oradaki yakınlarını görüyor, hasret gideriyorlarmış. Bazen de onları kendi ülkelerine davet ediyorlarmış. Her gün bir önceki günden daha güzel geçiyor ve prensesin yüzü artık hep gülüyormuş.
Gökten üç elma düşmüş. Biri benim, biri sizin, biri de bu masalı dinlerken uyuyup kalanların olsun. Olur mu?
PRENSESİN MASALLARI
Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu pek çokmuş. Develer tellâllık, pireler berberlik yaparken, kocaman bir kuş sarayın penceresine konmuş. – Benim işim de size masal anlatmak olsun, demiş. Onca yol geldim, bunca yaş yaşadım. Gördüklerim, bildiklerim bana da yeter, size de.
Açmış gagasını, yummuş gözünü. Gaga dediysem bir kırmızı kürek, diliyse senin pabucun kadar. Gözleri derin kuyular gibi. İçinde ne var ne yok kimseler bilmez. Kocaman beyaz kanatlarından birini yavaşça açmış, sonra da bir yelpaze gibi sallamaya başlamış. Önce serin rüzgârlar esmiş pencerede. Sarayın içindekiler buna pek memnun olmuşlar. “Hay Allah razı olsun, pek hoşumuza gitti.” demişler. Ama biraz sonra bu rüzgâr öyle bir fırtınaya dönüşmüş ki camı çerçeveyi yere indirmiş. Ağaç dalları kırılmış ve sarayın çatısından birkaç kiremit düşmüş. Kapıdaki nöbetçiler alelâcele kaçmışlar da canlarını zor kurtarmışlar. Kuş;
– Aman ne kadar da yoruldum, diye başlamış anlatmaya. Hava desen sanki bir cehennem. Yanıp kavrulacağımı sandım bir an. Sonra içeriye seslenmiş.
– Ölmüşlerinizin canı için bana biraz su yetiştirin. Hem bunları söylüyor, hem de kanadını yelpaze gibi sallayıp duruyormuş. Hizmetçiler sağa sola savrularak mutfağa koşmuşlar. Kuş, kanadını salladıkça salonda rüzgârlar esiyormuş.
Prenses bir dolaba sıkıca tutunmuş, yoksa kafası tavana çarpabilirmiş. Prensesin dadısı da yere kapaklanmış. Hem kurtulmak için yerde debeleniyor, hem de; – Aman prensesime bir şey oldu mu, bizi kurtaracak kimseler yok mu? diye bağırıp duruyormuş.
Sonunda içeriye bir kazan su getirmişler. Kuş, kanadını sallamaktan vazgeçip güm diye yere atlayıvermiş. Fırtına dinmesine dinmiş ama bu kez de bir deprem olmuş sanki. Salondakiler önce yerlerinden fırlamışlar, sonra da zınk diye koltuklara geri oturmuşlar. Duvardan düşen tablolar, hizmetçilerin kafalarına çarpmış. Yaralananlar olmuş ama yine de bu kadarla kurtuldukları için Allah’a şükretmişler. Kuş, önce kafasını suya daldırmış. Gözleri ve gagası kocaman kazanın içinde kaybolup gitmiş. Artık hiç sesi çıkmıyormuş. Şimdi etrafta derin bir sessizlik varmış. Prensesle dadısı merakla birbirlerine bakmışlar. Dadı, biraz bekledikten sonra;
– Öldü herhâlde, demiş. Boğulup gitti garibim. Sonra elleriyle dizine vurmuş ve tülbendinin ucuyla gözlerini silmiş. Prenses hiçbir şey söylememiş ama hizmetçilerden biri; – Hangi garipten söz ediyor bu kadın? demiş. Bizi yerden yere vuran o değildi sanki.
Birkaç kişi merakla kuşun yanına yaklaşmışlar. Öldüğünü sandıkları için artık korkmuyorlarmış. Ama kuş birdenbire sudan başını çıkarmış ve iki yana sallamaya başlamış. Tüylerine yapışan sular, bir fıskiye gibi her yere serpiliyormuş. Prensesin elbisesi, dadının tülbendi ıslanmış. Hizmetçilerse sırılsıklam olmuşlar.
Kuş, derin bir oh çekmiş. Sonra yine o koca kafasını suyun içine sokmuş. Artık kimse yanına yaklaşamıyormuş. Herkes kuytu bir köşeye saklanmış. Şimdi kazanın içinden “Höp! Höp!” diye sesler geliyormuş.
Ses öyle ürkütücü geliyormuş ki prensesin beti benzi atmış. Sesi duyan nöbetçiler içeriye girip kuşu yakalamak istemişler. Ama dadı onlara gelmemelerini işaret etmiş. Sonra da yavaşça;
– Su içene yılan bile dokunmaz, demiş. Nöbetçiler bu sözü dinleyip kılıçlarını indirmişler. Çünkü hiç kimse yılandan daha aşağı olmak istemiyormuş. Kuş birkaç yudumda kazanı bitirivermiş. Sonra da; – Daha su isterim, diye içeriye seslenmiş. Hizmetçiler koşup yeni bir kazan doldurmuşlar. Kuş içeriden bağırıyormuş. – Nerede kaldınız? Susuzluktan öldüm vallahi!
Neyse... Birkaç kazan daha su içtikten sonra kuş ancak kendine gelebilmiş. Tüylerini taramış, sonra da karnını kaşımaya başlamış. Prenses, bu koca karınlı, koca kafalı kuşu şaşkınlıkla seyrediyormuş. Bir ara göz göze gelmişler. Kuş;
– Prensesim, niye bakıyorsunuz öyle? Yoksa beni beğenmediniz mi? diye sormuş. – Beğenmesine beğendim de hiç böyle kocaman bir kuş görmemiştim. Şaşırdım biraz, diye karşılık vermiş prenses. Kuş;
– Siz bir de annemi görmeliydiniz. O ne boy, o ne pos, o ne endam, o ne kanat açıştı öyle?
Sonra da kahkahalarla gülerek;
– Biliyor musunuz? Ben annemin en küçük yavrusuyum, demiş. Sesi duvarlarda yankılanıyormuş.
Prensesin dili tutulmuş, ne diyeceğini şaşırmış. Ama dadısı; – Eee... Söyle bakalım, annesinin küçük yavrusu, demiş. Sen nereden gelip nereye gidiyorsun böyle? Adını bağışla bize.
Kuş, kocaman ağzını açmış ve uzun uzun esnemiş. Şimdi gözleri baygın baygın bakıyormuş. Kanadının ucuyla gözlerini ovalamış.
– Bana Zümrüdüanka kuşu derler, demiş. Annemin adı da öyle. Babamınki de... Binlerce yıldır Kafdağı’nın ardındaki bir vadide yaşayıp gidiyoruz işte. Arada bir de bizi çağıran biri olursa çıkar geliriz böyle.
– Seni biri mi çağırdı? diye sormuş dadı. Bizim senden hiç haberimiz yoktu ki! Prenses kekeleyerek;
– Galiba ben istedim gelmesini, demiş. Şöyle iyi masal söyleyen biri olsa da bana da anlatsa, demiştim. Ne bilirdim böyle olacağını.
Kuş, prensesin sözlerine pek aldırış etmeden bulunduğu yere yayılıvermiş. Sonra da uyuklamaya başlamış. Ama yalnızca bir gözü kapalıymış. Öbürüyle çevreyi kontrol ediyor ve kendini tehlikelerden koruyormuş. Prenses dönüp ona doğru bakmış.
– Bir de bana masal anlatmaya geldiğini söylüyordu. Şunun hâline bak. Olduğu yere yapışıp kalmış, demiş.
Sonra da dadısıyla birlikte usulca salondan çıkıp gitmişler. Kapıyı da sıkıca örtmüşler. Daha bir iki adım atmışlar ki içeriden tüyler ürperten bir ses gelmiş.
Masal masal masalar Açılsın bu kapılar Kapıları açmazsan Bu kuş seni gagalar
Kuş, içeride avaz avaz bağırıyormuş. Prenses koşup gelmiş ve kapıyı ardına kadar açmış. Meğer Zümrüdüanka kuşu hep dağ bayır dolaştığı için kapalı yerlerde çok sıkılırmış. Bir de kapılar kapanırsa böyle çılgına dönüverirmiş. Prenses onun yanına gitmiş ve başını okşamaya başlamış.
– Sevgili kuşum, demiş. Biz seni burada tutamayız ki. İstediğin zaman gidebilirsin. Kapılar her zaman sana açıktır.
Kuş, sevgili prensesinin elini pençesinin içine almış. Sonra da gagasıyla onu öpmüş.
– Sizi bırakıp gitmek mi? demiş. Olacak şey mi bu? Kapıları açarak, benim hayatımı kurtardınız. Artık ben sizin kulunuz, köleniz olurum. Prenses;
– Sen benim arkadaşım ol yeter, demiş ve kuşa sıkı sıkı sarılmış. Böylece yıllarca sürecek güzel bir dostluğun temelleri atılıvermiş.
Zümrüdüanka kuşu, gündüzleri yatıp uyuyor ya da sarayda dolaşıp hizmetçilerle şakalaşıyormuş. Ama akşam olunca salonda yüksek bir yere oturuyor ve prensese masallar anlatıyormuş.
Develerden, cücelerden, perilerden söz ediyor, kötü kalpli insanların yaptıklarını bir bir ortaya döküyormuş. Prenses, günlerce, gecelerce bu masalları dinlemiş. Bazısına inanmış, bazılarına ise hiç aklı yatmamış. Bir gün kuşa; – Dev dediğin bu adamlar, çok iri yapılı oldukları için mi yiyorlar insanları, demiş. Baksana her masalda “Burası mis gibi insan eti kokuyor.” diyorlar. Sen hiç insan yiyen, iri yarı birini gördün mü? diye sormuş. Sonra eklemiş.
– Peki ya cüceler ufak tefek oldukları için mi kurnaz oluyorlar? Oradan oraya zıplayıp duruyorlar öyle. Sonra bir de cadılar. Cadılardan söz ederken, yaşlı kadınları tarif ediyorsun. Kadınlar yaşlanınca kötü kalpli mi oluyorlar yani? Bu sözleri duyan kuş, prensesin yüzüne bakakalmış. Ne diyeceğini bilememiş. – Ama masallar hep böyle anlatılır, demiş. Ben annemden böyle dinledim. O da yıllarca annesinden dinlemiş. Prenses;
– Peki, şu türlü türlü kötülükler yapan üvey annelere ne demeli? Onların da biraz hakkı yenmiyor mu? demiş. Kadıncağız, aklının yattığı bir adamla evleniyor ama onun çocuklarından nefret ediyor. Niye insanlar böyle düşünüyorlar? Belki de kocasının çocuklarını o da seviyordur. Neden olmasın?
Kuş afallayıp kalakalmış. Sonra düşünüp taşınmış ve kekeleyerek; – Ama üvey anneler çocukları hep azarlarlar, demiş.
– Çocukların kendi anneleri olsaydı aynı şeyleri yapmazlar mıydı sanki? Hata yapan uyarılmaz mı? Ayrıca sen hiç cinlerle, perilerle tanıştın mı? Bir gün onları buraya davet et de şunları bir görelim, demiş prenses.
Zümrüdüanka kuşunun ağzı kocaman açılmış. Gözleriyse yerinden fırlayacak gibi olmuş.
– Olmaz! diye bağırmış. Benden bunu isteyemezsin. Konuşmaları dikkatle dinleyen dadı ise;
– Bu kız neler söylüyor böyle, mutlaka çıldırmış olmalı, diyormuş içinden. Oysa prenses çok akıllıymış. Sadece bazı şeylere inanmak istemiyormuş o kadar. Daha önce de böyle düşünenler çok olmuş ama kimse cesaret edip bunları sormamış.
Kuşu ateşler basmış. Bir yandan terini siliyor, bir yandan da kanadını yelpaze gibi kullanıyormuş. Prenses söze yeniden girmiş.
– Şu havaya fırlayan halı sihirli mi yoksa? demiş. Üzerine otursam beni de bir yerlere götürür mü?
Kuş, önce avaz avaz bağırmaya başlamış, sonra da bir köşeye çekilip sessizce ağlamış. Dadı, saçını başını yoluyormuş.
– Seni böyle mi yetiştirdim. Nerede hata yaptım ben? Sultan babanız bunları duysa ne derdi acaba? Bizim prenses;
– Benim sevgili babam, hiçbir şey demez, diye cevap vermiş. Masalları ben de seviyorum. Onlarla hayaller kurarak büyüdüm. Bizlere iyiyi, doğruyu hep masallar öğretti. Kötülerin nasıl cezalandırıldığını gördüm. Meselâ Keloğlan’ın saflığı, dürüstlüğü bana hep örnek oldu. Doğrusu onunla tanışmak isterdim. – Sen cinlerle, perilerle de tanışmak istemiştin. İsteklerin de hiç bitmiyor ama, demiş kuş.
Bu arada suratı sinirden kıpkırmızı kesilmiş. Ama prenses gayet sakinmiş. – Neden olmasın? demiş. İkisinden de öğrenecek pek çok şey bulabiliriz pekâlâ. Biz de bildiklerimizi onlara anlatırız. Böylece eksiklerimizi tamamlamış oluruz. Koca kafalı kuş, dadıya dönmüş.
– Ben bu kızla başa çıkamayacağım, demiş. Hiç böyle asi birini görmemiştim. Kuş konuştukça prenses kahkahalarla gülüyormuş. Sonra da gidip dadısını kucaklamış.
– Benim için hiç endişe etme, demiş. Her zaman iyi olan şeylerin peşindeyim ben. Sonra da kuşa anlattığı masallar için teşekkür edip onu gagasından öpmüş. Kuşun gözleri şaşılaşmış, kalbi çarpmaya başlamış. Kızaran yanaklarını dadı görmesin diye pençesiyle saklamış.
Prensesle dadı salondan çıkarlarken kuş;
– Böyle düşünenler de artmaya başladı, demiş. Artık beni kimsenin dinlediği yok. Prenses bunu duyunca hemen arkasını dönmüş.
– Benim sana her zaman ihtiyacım var. Senin deneyimlerin ve benim öğrendiklerimle biz bir bütün oluruz. Sonra da bildiklerimizi başkalarına öğretiriz, demiş.
Dadının elinde bir alfabe varmış. Zümrüdüanka kuşuyla birlikte bir masada oturmuş, ders çalışıyorlarmış. Prenses ve arkadaşları sık sık bir araya geliyor, kitaplardan söz ediyorlar ve öğrendiklerini tartışıyorlarmış. Bu arada uzak ülkelerden bilim adamları gelmiş. Böylece kültürel etkinlikler artmış. Masallarda anlatılanlara cevaplar aranmış. Nasıl oldukları araştırılmış.
Zümrüdüanka kuşu, arada bir Kafdağı’nın ardına gidip ailesini görüyormuş. Dağ tepe dolaşıp biraz kafasını dinliyormuş. Ama prensesini yalnız bırakmamak için kısa sürede geri dönüyormuş.
Bir gün yanında genç bir prensle saraya varmış. Prens, akıllı, bilgili ve duyduklarını sorgulayan biriymiş. O da masalları çok seviyormuş ama arada bir gerçek hayata dönmekle daha mutlu oluyormuş. Tıpkı bizim prenses gibi.
Önce çok iyi arkadaş olmuşlar. Birlikte çalışmış, araştırmalar yapmışlar. Merak ettikleri soruların cevaplarını bulmuşlar. Sonra devlerden korkmamayı öğrenmişler. Cinlerle perilere ise gülüp geçmişler. Büyülerle tılsımları duyunca; – Hadi canım sen de! deyip dudak bükmüşler.
Kısa sürede ülke güllük gülistanlık olmuş. Kültürlü insanlar artmış. Artık herkes kurallara uyuyor, birbirlerine saygı gösteriyormuş.
Prenses ise gün geçtikçe büyüyüp güzelleşmiş. Aynı zamanda çok da bilgili bir genç kız olup çıkmış. Prens ona evlenme teklif ettiği zaman, uzun uzun düşünmüş ve babasına durumu anlatmış. Fikrini sormuş. Meğer sultan da prensi çok beğeniyormuş.
– Aileniz gelsin de görüşelim bakalım, demiş.
Prens hemen atına atlayıp kendi ülkesine gitmek üzere yola koyulmuş. Birkaç gün sonra da annesi, babası ve kardeşleriyle geri dönmüş. İki aile de bu ziyaretten pek memnun kalmışlar. Yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş. Çok geçmeden prensin babası asıl konuya geçmiş.
– Kızınız prenses hanımı, Allah’ın emriyle sizden istemeye geldik, demiş. Kızını birine vermek sultana çok zor geliyormuş ama o çaresiz bu teklifi kabul etmiş.
– Verdim gitti, demiş.
Prens sevinçten havalara uçmuş. Sonra prensesin elini tutmuş ve birlikte tebrikleri kabul etmişler. Artık iki aile de çok mutluymuş. Düğün yapılmış yapılmasına ama öyle kırk gün kırk gece falan değil. İki genç sade bir törenle hayatlarını birleştirmişler. Sultan babası, prensese biraz darılmış.
– Benim kızım böyle mi evlenmeliydi? Nerede bizim şanımız şöhretimiz? Koskoca hükümdarın düştüğü şu duruma bir bakın! demiş.
Prenses hemen gidip babasının yanaklarından öpmüş.
– Bizim şöhretimiz ülkemizin güzelliği, insanlarımızın mutluluğu ve kültürümüzle olsun babacığım, demiş. Hem daha yapılacak çok güzel işlerimiz var.
Sonraki günlerde ülkedeki fakirlere yardım edilmiş. Hastaların tedavileri için uğraşılmış ve okula gitmeyen çocuk kalmamış. Çocuk deyince aklıma geldi de arada bir bütün çocuklar bahçede toplanıyor ve yine Zümrüdüanka kuşunun anlattığı masalları dinliyorlarmış. Birkaç yıl sonra prensesin çocuğu da onlara katılmış. Kuş yüksek bir yere tünüyor ve anlatmaya başlıyormuş.
– Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellâllık, pireler berberlik yaparken, kocaman bir kuş sarayın penceresine konmuş...
|
|
 |
|